“Evlat, bu dünyada değişmeyen tek şey boktur, dedi. Her gün ayak bileklerimize kadar bok içindeyiz, ama bazen bok dizlerimize ya da belimize kadar yükselince yapmamız gereken kendimizi boktan çıkarmak ve yolumuza devam etmektir” ¹

Ceyda ile yaşadığımız ilk deneyimin üzerinden haftalar geçmişti. Bu uzun süre zarfında bir daha görüşmemiş, kaçamak bakışlarla birbirimizin tepkisini deneyimli bir matematik profesörü gibi hesaplamaya çalışmıştık. Bu sabah; üniversiteye gitmek için bindiğim araçta çok gönülsüz ve isteksiz olduğumu fark ediyorum. Üniversite’nin İstanbul’un dışında olması motivasyonumu her hafta biraz daha düşürüyor. Ceyda’nın varlığı, o ilk deneyimden sonra beni teskin etmeye yetmiyor. Pandora’nın kutusu bir kez açıldığında büyü bozulur; aşkın yerini mekanik seks, mekanik seksin yerini ise kavga ve çekişmeler alır. Yine de benim ufaklığın Ceyda’nın ıslaklığından ve sıcak şefkatinden hoşlandığından eminim. Bunu onun iri gözlerine baktığımda, ufaklığın verdiği tepkiden anlıyorum. Onunlayken ve birbirimize bir karış yakınken, aşağıdan yükselerek sınırları zorlayan şey sanki suratıma bakıp, o anın geldiğine dair beni uyarıyordu. Kamusal alanda seks yapmanın çeşitli tehlikeler barındırdığı ülkemizde bu tür şımarıklıklara asla yer olamazdı.

Soğuk, uzak ve sevimsiz üniversiteme girerken aptal bir kızın iki göz iki çeşme ağladığını görüyorum. Yüksek lisans öğrenimi gören embesillerden biri olan bu kalifiye salağın, jüriden geçemediğini öğreniyorum. Kızın şaşkınlığı ve üzgün hali enerjimi giderek yükseltiyor. Bugün hiç kimse keyfimi bozamaz. Jürinin böyle bir aptalı geçireceğini düşünmek bile bir haftalık kabus kontenjanımı doldurmaya yeterdi. Bu yüzden yüksek lisansın rekabetçi, bencil, sivilceli ve pis kokulu bu fahişesini olabildiğince aklımdan çıkarmaya çalışmıştım. Şimdi, onun acı içindeki ıslak suratını görmek bana keyif sigarası yaktıracak kadar haz veriyordu. Eğitimin ve akademinin boku çıkmıştı. Tek sayfa kitap dahi okuyamayan bu tipler, paralarıyla özel okullarda yüksek lisans ve hatta imkânları dâhilinde doktora bile yapıyorlardı. Devlet üniversitelerinde de durum aynıydı. Oradaki işler, siyasi yakınlığınız ve ülkemizin değerli seks oyuncağı torpil mekanizmasıyla işliyordu. Ağlak sürtüğün yanından geçerken kocaman bir kahkaha patlatıyorum; bu absürt devrimci eylemin etkisi çok sarsıcı ve ilginç olmuştu. Hayatı para yoluyla da olsa zorlamanın âlemi yok. Çocuk yapmak dışında vasfı olamayacak ya da apış arasını kaşımaktan öteye geçemeyeceklerin kendilerini bu kürsülerde hayal etmeleri inanılmaz bir şey. Acı olan bu kadın ve erkeklerin gerçekten o kürsüleri işgal edebiliyor oluşlarıydı…

Bir, çok az kaldı sınıfıma doğru ilerliyorum. İki, dış kapıdayım yalakanın biri suratında sikik bir gülüşle kapıyı bana açıyor. Üç, Ceyda kısacık elbisesi ve kalın siyah çorabıyla sınıf kapısının önünde görünüyor. Sınıf boş, Ceyda dudaklarımda, iç çamaşırımın içindeki isyânkar kuvvetler sınırları zorluyor; kafamı sallayıp gerçekliğe geri dönüyorum. Dört, gözlüklü, sevimsiz çocuk içeri gidiyor. Beş, Ceyda’ya göz kırpıp sınıfa girmezse dersten kalacağını söylüyorum. Karşılığında dolu dolu bir Keşke! Cevabı alıyorum. Altı, içeri girer girmez, pencereyi açıyor ve yarım kalan sigaramı zevkle tüttürüyorum. Çocuklar şaşkın; çünkü ebleh suratları yasak bir edimi zevkle gerçekleştirişimi hayretle karşılıyorlar. Her şeye boyun eğmeyi görev bilmiş bu şuursuzların öğretmeni olmak korkunç bir şey.

Ders rutin bir düzlemde ilerlerken, o günün olaylarını ve gündemi değerlendiriyoruz. Türkiye’nin çözülemeyen sorunlarını çözüyor, libido düzeyimizi yerin sekiz kat altına gömüyoruz. Ceyda’nın memeleri bile bu duruma çare olacağa benzemiyor.

“Mr. Gazeteci sınıfında bunları düşünürken, TSK’ya bağlı bir F16 ölüm kusuyordu. Aynı ülkenin içerisindeki insanlar birbirlerine o kadar uzaktılar ki, sanırsınız bir bölümü Alaska’da diğer bir bölümü Rodos adasının huzur dolu kumsallarında yaşıyor. Bir taraf dondurucu soğukta karnını doyurabilmek için parçalanırken; diğer taraf ise katliam çığlıkları atıyordu. Aynı bedende iki farklı kişi. Tuzlu ve tatlı suyun birbirine karışmaması laneti”.

“Gündemi konuştuk değil mi çocuklar?”

“Evet hocam”

“Götümüzden uydurduğumuz gazeteye manşet atıp, haberlerini de yazdık değil mi?”

“Eeeveeeetttttt hocam!”

“Kim bağırdı lan öyle? Çocuk musunuz oğlum siz! Haydi, yirmi dakika ara veriyorum. Çişinizi yapın, kahvenizi sigaranızı için, sonra tam zamanında burada olun!”

Ceyda’ya işim olduğunu ima eden bir bakış atıyor ve sınıftan hızla çıkıyorum. Tüm bu yetersizlerden uzakta, yeni keşfettiğim sığınağımda yirmi dakikalık bir inzivaya çekiliyorum. Ders esnasında ısrarla çalan telefonuma baktım ve kanaldaki asistanımın en az yirmi çağrı bıraktığını gördüm. Kesin akşam programa katılacak olan Laz müteahhit işini bahane ederek programa gelemeyecekti. Yağ tulumu, pis şişko, zengin züppe! Onun yavşak gülüşünü karşımda gördüğüm her an yumruğu suratının ortasına geçirmeyi deli gibi arzuluyordum. Asistanım Çağla’ya dönüyorum. Mr. Gazeteci, haberlere baktınız mı diyerek açıyor telefonu. Bakmadığımı ve derste olduğumu nasıl unuttuğunu belirterek okkalı bir fırça çekiyorum. Çağla hemen özür diliyor ve Şırnak’ın Uludere ilçesindeki olayları hızlı bir biçimde özet geçiyor. Tüm detayları anlatmasına izin vermeden telefonu suratına kapatıyor ve hemen internete düşen haberlere göz atıyorum.

“Değerlendirme sürecinde top atışına onay verildi ancak hareket halinde grubun hem üç koldan ilerlemesi hem de kafilede motorlu araçların bulunması nedeniyle top atışının yeterli olmayabileceği değerlendirmesi yapıldı. Hava harekâtının “uygun olacağına” karar verilmesinin ardından Genelkurmay İstihbarat Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, onay için konuyu Genelkurmay İkinci Başkanı’nın makamına götürdü. En sonunda akşam saat 20.00 sularında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, evinden telefonla hava operasyonuna onay verdi. Sınır hattında bekleyen gruba ilk bomba saat 21:43’te, ikinci bomba da 22:02’de, üçüncü bomba 22:16’da ve son olarak da dördüncü bomba saat 22:24’te atıldı. Olay sonucu 17’si çocuk 34 kişi yaşamını yitirdi. Hayatını kaybedenlerin 27’si Encü ailesine mensuptu” ²

Terörist olduğundan şüphelenilen 17’si çocuk 34 kişi artık aramızda yok; sevgili günlük. Sınıfa girdiğimde haberin çocuklar tarafından da öğrenildiğini fark ettim. Konu tartışmaya açıldığında arka sıralardan bir faşist “Katliam istiyoruz! Hocam!” diye bağırdığında geleceğe dair umudum bir kat daha azalmıştı. Neyse ki gözlüklü ve sevimsiz çocuk, benden önce duruma müdahale etti ve faşiste haddini uygun bir biçimde bildirdi. Sınıftaki Kürt çocuklarının dahi yapamadığı fedakârlığı ve özveriyi göstererek laf anlatmakla akıllanmayacağını düşündüğüm birine derdini, sınıfı da arkasına alarak çok güzel bir biçimde anlattı. Daha fazla kan istiyoruz. Komşumuzun çocuğunun, annesinin, babasının ve kardeşlerinin kanını. Dilini bilmediğimiz, kültürünü anlamak için en ufak bir çaba dahi göstermediğimiz terörist bir halktan ölesiye korkuyor; bombalar yağdırıyoruz. O savunma, umutlarımı arttırmamıştı. Bu gözlüklü, sevimsiz ve her şeye burnunu sokan çocuğun soyu tükenmek üzere olan bir tür olduğunu çok iyi biliyordum. İşin ilginci bu çocuğun Anadolu’dan gelmesiydi. Sahi Anadolu’da akıllı insan manzumesi gerçekten kalmış mıydı?

Şırnak’ın Uludere ilçesinde bulunan Roboski (Ortasu) köyünde dallarda insan etleri sallanıyor ve gözü yaşlı anneler çocuklarının et parçasını topluyordu. Biz batılı aydınlar yine aynı teraneyi tekrarladılar; Sorumlular bulunsun ve hesap versin! Roboskili aileler de aynı çağrıda bulundular. Sorumlular bulunmadı; her şey bu derece açık olmasına rağmen, terör zayiatı olarak değerlendirilen ölümlüler ciddiye alınmadı. Neticede başbakanlık 180 bin TL’lik bir sus payı belirledi. Aileler bu parayı kabul etmediler.

Batı yine doğuyla empati yapamamış; empati bir yana o çocukların neden orada olduğunu sorgulamış ve işkillenmişlerdi. Kaçakçı değillerdi. Düpedüz teröristti bu insanlar. Zaten bakıldığında görülecektir ki bu insanlar tanımlanamayan bir dili konuşan, eşeklerle sınırı geçen bir grup vahşiydi. Katli vacip bu insanların ölümü kimseyi ilgilendirmedi. Orda bir köy vardı uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdü. Çocukluğumda bu sözleri hep yaralayıcı bulmuştum. İnsan neden gidemediği bir yeri kendisininmiş gibi sahiplenirdi? Yaşadığım yer ve bu mahalle benimdi. Oyuncaklarım, diğer bütün her şey elbette benimdi; ama bu uzak diyarların hiç tanımadığım insanları neden benim oluyordu? Hiçbir zaman gökyüzünden düşen bir bombayla paramparça olmayı deneyimleyemeyeceğim. Belki de bu satırları okuyan, bu mahrem günlüğün sırlarına ulaşan sizler de deneyimleyemeyeceksiniz. Kilometrelerce uzakta, gök gürültüsü gibi bir sesten kaçıp, korkan o çocukların içindeki duyguları hissedemeyenlerin, tanımadıkları toprakları sahiplenme duygusudur ölümü çağıran. Ölüm bir kez çağrıldığında, bir daha asla geldiği yere gönderilemez. Gitmesek de, görmesek de ölümle dans eden bu uzak insanların yaşadıklarını unutacak ve asla kalbimizde hissedemeyecektik.

¹ Auster, Paul (2017). 4-3-2-1. Çev: Seçkin Selvi. İstanbul: Can Yayınları. S:392

² https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681