“Yalnızlığı, beni asla terk etmeyecek bir dost gibi sırtımda taşıyorum. O kadına çok âşıktım; ben kimdim? Sınıflar arası geçiş lanetlendiğinden beri ben kimdim? Doğuştan şansızların cehenneminden çıkış yoktu. Çobanyıldızı ışıldarken ve ben farkında bile değilken yıldızların, sıkıca sarıldım kaybetmemek için yalnızlığıma” ¹

İlk öpüşmenin sıcaklığını hala dudaklarımda hissediyordum. Masada duran gözlüğü aldım ve camlarını silmeye başladım. Her gözlüklünün günlük ritüellerinin arasındaki en vazgeçilmez eylemlerden biri de cam silmektir. Masadan uzaklaşırken tüm yalanlarımı ardımda bırakıyorum. Aile, karım ve çocuğum koca bir yalandan ibaretti. Ben sadece kendimi seviyordum. Benim için tek bir gerçek vardı; bana ait olan gerçek. Ceyda’nın yanına giderken sanki ruhum bedenimden uzaklaşıyordu.

Yakın arkadaşımın çağrılarını cevapsız bırakıyorum. Tüm günüm artık ona ait. Ortalıkta dolaşmamak kaydıyla ona kaçıyorum. Kulaklarına Orhan Veli’nin dizelerini sıralarken daha derine iniyorum. Daha fazla batıyorum, kendi yarattığım pisliğin içine. Öğrencisiyle, kanaldaki asistanıyla, stajyer ve kariyer heveslisi aptalla, fakir ama gurursuzla, çirkinle, güzelle, hiçbir fırsatı kaçırmıyor kadınlardan, hayattan alıyorum intikamımı.

Ceyda üzerimde sarsılırken ve kasıklarıma yağarken; kendimi sıcak suyun altında arınırken buluyorum. Herkes merak içinde; telefon kapalı, zihnim kapalı, gözlerim kapalı sadece suyun sesini işitiyorum. Bir yer var, biliyorum; her şeyi söylemek mümkün; epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum!  Ceyda’ya kanalda iş bulacağıma söz verirken, binlerce gencin hakkını bir dakika bile düşünmüyorum. Kiraladığımız evden çıkarken önünde eğiliyorum. Şaşırıyor. Ayakkabısını bağlıyorum ve gözleri dolu dolu oluyor. Kadınların küçücük şeyler karşısında böylesine kırılgan olmasını ve aynı zamanda mücadele ederken bir Spartalı kadar gaddar olabilmelerini her zaman hayretle karşılamışımdır. Sırf bacaklarını bana araladığı için kolayca kadrolu bir işe kavuşacak Ceyda şimdi ayakkabılarını bağladığım için tepemde, benden daha yukarıda, gözyaşlarını gizleyemiyordu. Ayağa kalktım; göz gözeydik, yaklaştık nefeslerimiz karşılıklı çarpışıyordu. Öpüşmedik; o buğulu gözlerle gözlerime, ben hayranlıkla Spartalı bu kadına bakıyordum. Ellerimiz birbirinden uzaklaşırken, gök gürlüyor. Yağmur yağacak, başladı, başlıyor, sanki iri bir damla kafamı delercesine korkunç bir ağırlıkla gökyüzünden bırakıyor kendisini.

Islanıyorum. Aldırmıyorum. Meraklı gözler etrafımda, bazıları yanıma gelmek istiyor, halimi gören aynı hızla geri çekiliyor. Gündelik hayatın kargaşasını umursamadan yürüyen bir adam; herkes için tekinsiz bir unsur. Sanki Satürn’ün etrafındaki fiyakalı halkalardan edinmiş, insanlara çarpa çarpa ilerliyorum. Bir gün daha biterken İstanbul’un mahşeri kalabalığında kayboluyorum. Martılar çığlık çığlığa gelen fırtınadan kaçarken, nereye gittiğimi bilmiyorum. Telefonum yanımda değil, belli ki unuttum; aklım, ruhum, kravatım, hiçbir zaman kullanmadığım kalemim hepsi benden çok uzakta.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.  

¹ Orhan Veli Kanık…Saygıyla.