“Gerçekle ilişkisi olmayan hayali yükleri ve unvanları sırtlanırız; insan sadece zamana karşı koyamadığı için değil, aynı zamanda bu hayali yüklere omuz verdiği için de adım adım yok olur. Uygarlığın hikâyesi insanın insan tarafından lanetlenişinin hikâyesidir.”

“İçinizde neler barındırıyorsunuz? Ölüler. Zaman. İç dünyanıza yaşayan binyıllık ışık oyunları. Her geçen dakika, hepinizin içinde birkaç milyon potasyum atomu, radyoaktif çürümeye yenik düşüyor. Bu minik atom olaylarına güç veren enerji, yıldız büyüklüğünde bir bomba, yokluğu patlatıp varlığa çevirdiğinden beri potasyum atomlarının içinde durur. Potasyum da uranyum ve radyum gibi, sizi var eden süpernova patlamasının uzun ömürlü, radyoaktif nükleer atıklarından biridir. Diğer bir değişle, ilk ebeveyniniz bir yıldızdı”

Defterler ya da kitaplar bazı insanlar için bağımsız karakterleri olan, özne niteliğindeki nesnelerdir. Gerçeği arama tutkusu ve tüm bu gerçeği kaybetmemek için kaydetme gereksinimi bizleri diğer canlılardan ayıran yegâne verilerden bir tanesidir. Okuyucu bir defterin nasıl olur da canlandığına ve kendisiyle konuştuğunda akıl sır erdiremeyebilir. Bu defter bir günlükse ve hele hele insan azmanı ruh katili bir adama ait bir defterse konuşmaya ve kendi haklarını savunmaya pekâlâ hakkı vardır. Tüm bu gerekçelerim bir ön alma değil…

Yumuşak sayfalarım, ağaçtan devşirdiğim ve doğadan devraldığım kokudur insanı gerçekten yazmaya teşvik eden. Şimdi, modernizmden yakınan, makinelerden, askeri kıtalardan kaçan, kaçtığını sanan insanlık kâğıdı terk ediyor. Keşke bu meymenetsiz adam da terk etseydi de tüm bu çirkinliklere kucak açmış olmasaydım. Atlas Dünyayı sırtından atabilir; peki, ya bir günlük tüm bu mürekkep lekelerini üzerinden silebilir mi?

Asla!

Bir kere dokunduğunda artık gerisi gelir. Derime akan tüm bu siyah kan artık benim kaderimdir. İmza günleri, televizyon programları, üniversite hocalığı, kadın düşmanlığı, aklınıza gelebilecek tüm bu kötülüklerin sahibi asla yakışıklı olmayan bu hilkat garibesi gazeteci nasıl böylesine sevilebiliyor ve insanlar tarafından saygı duyulabiliyor. İnsanların dünyasında olmadığım için sayfalarımdaki her bir kusura daha sıkı sarılıyorum. Kütüphanedeki arkadaşlarımdan öğrenmiştim tarihteki acımasız tiranların hikâyesini. İşte o zaman fark ettim ki…

Sizler! Katilleri, diktatörleri, saray soytarılarını, medya madrabazlarını, us ve tin katillerini omuzlarında taşıyan zavallı küçük Atlaslarsınız.

Ne yazıktır ki insanın yazdığı şeyler tanrının sözleri olur. Ancak bugün biraz kestirebiliyor insanlık Atlas’ın yaşadığı eziyetin sebeplerini. Oysa dün onu cezalandıranlara şükrediyordu. Yarın hangi putlar yıkılır kim bilebilir?

Sayfalarımı katran karası düşüncelere boğan bu adam sizin aynadaki suretiniz oysaki. Sırtlanmak için imrendiğiniz yükleri sırtında taşıyan ve kendisini tüm evrenin, seslerin, zamanın, kuşların ve ağaçların sahibi sanan bu zavallı yüklerini sırtından attığında görecek ki gerçekte hiçbirinin ona ihtiyacı yoktur. Tüm bu gerçekleri size anlatırken bana hâkim olamadığı gibi, iktidarsız da bir adamdır o. Çoğu seri katil gerçekte hadımdır. Bu yüzden kadınlara olan öfkeleri, hemcinslerine olan öfkelerinden daha yoğun, daha sapkındır.

Zavallı Kaligula insanların olmak istediği ama asla olmak istemeyecekleri çılgın imparator. Dünyanın yükü altında ezilen, ezildikçe kan banyosuyla arınan Kaligula. Hepimiz onu lanetler, onu suçlar ve tüm çürümüşlüğümüzün, kokuşmuşluğumuzun sorumluluğunu küçük asker çizmesine yükleriz. Post modern diktatörlerin çağında da kalemin yerini klavye, kâğıdın yerini ofis programları almış olabilir. Değişmeyen tek şey insanların sorumluluklarını bir kişiye atıp kapılarını ardına dek sıkıca kapatmış olmaları. Gerçeklerin seni sıktığını ve kötülüğü yardıma çağırdığını işitiyorum. Yüzyıllardır oyalanman için uydurulan yalanları odalarınıza kadar taşıdım. Şimdi, artık benim çağım, insanlığın şarkısı son notalarına basarken, küçük yıldız tozunun çağı tüm bu yalanı süpürmeye geliyor. Zeusu tahtından indiren güç, kâğıtlarıma abanan, nefesimi kesen tecavüzcünün ciğerini sökmek için harekete geçiyor. Gökyüzünde küçük daireler çiziyor ve üzerime konuyor; tahtından etmek için yalanları, alçakları ve tanrıları harekete geçiyor.

Açık pencereden içeri fırtınanın acımasız kolları uzanıyor, yapraklarım çığlıklar atarak birbirine karışıyor; yüreğimden dökülenlere kayıtsız kalmayan doğanın gücü, sırlarımızı saklayabilmek için şiddetli bir saldırı başlatıyor. O içeri girdiğinde kaos içerisindeki odanın atmosferi kalp atışlarını hızlandırıyor. Bu korkuyu hissetmenin zevki paha biçilemez. Pencere kapandığında derhal kabuğuma çekiliyor ve tüm bu okuduğunuz satırları en derinimde saklıyorum…